6 Haziran 2020 Cumartesi

En baba filozoflar ve Mizah meselesi


Das Kapital'i ilk elime aldığımda, sanırım 19 yaşındaydım.

Tamamını okumam üç veya dört yılımı aldı. Öyle ki, sonuna geldiğimde başını unutmuştum. 

Yıllar içinde fırsat buldukça, kah kısa süreli göz atmalar, kah orta vadeli kısmi kurcalamalarla, yeniden ve yeniden baktım. Tüm bu macera içinde aklımda en fazla kalan şey ise, kitabın özellikle ilk 60-70 sayfası boyunca bol bol patlattığım kahkahalardı.

Çünkü bu ak sakallı koca amcam, her ne kadar bugün ve yakın geçmiş dünya tarihinde son derece ciddi ve yanından dahi desturla geçilecek bir imajla yer etmiş olsa da, aslında içten içe, derinden derine, tam bir yaramaz, hınzır ve muzip bir adamdı.

Yıllar geçtikçe, Marks Kadar olmasa da, Engels ve Lenin'de de benzer mizahi temalara rastladım.




Nihayetinde öyle bir yere geldim ki, 19. yüzyıl sonu ile 20.yüzyıl başlarında kalem sallamış pek çok baba filozofun, ve hatta bu filozoflar üzerine reddiye ya da tasdik babında eserler kaleme almış kimi başka yazarların ( artık o dönemin avrupa'sının havasından suyundan mıdır bilemem) çoğu kez kendilerine ufuk tayin ettikleri asıl muharabe alanında taarruza kalkmışken, cephe gerisi ile bağlantılarını sağlayan birer ikmal yolunu andıran kimi seçkin cümleler ve paragrafları arasında, pundunu buldukları anda nasıl da mizahi mayınlar döşeyebildiklerine.. resmen hayran kaldım.

Şunu da eklemem lazım;

Ben ağırlıklı olarak 70'li yılların çevirileri ile uğraştım. 

Çoğu babamdan ve amcalarımdan kalan, 12 eylül sonrası yakılmaktan öyle ya da böyle kurtulmuş kitaplardı. Mesela hali hazırda elimdeki pek çok klasiğin, das Kapital'in, materyalizm ve ampriyokritisim'in, veya diğerlerinin basım tarihleri 1973 ve 1979 arası döneme ait. Şu an piyasada mevcut yeni basımları nasıldır, hiç elime alıp bakmadım, lakin 1980 ve öncesi çevirilere dair söyleyebileceğim bir şey varsa, o da bu eserlerin gerek sözcük seçimleri, gerekse yer yer kullanılan deyimler ve benzetmeler ile "kendiliğinden" bir gülümseme yarattığıdır.

Dumura uğramak, uğratmak..

İğdiş etmek, edilmek..

Mündemiç..

Velosite..

Galat olmak..

İlk aklıma gelenler bunlar mesela..

Aslında en kısa sürede bir kitapçıya girip, versene ordan bir das kapital diyerek kontrol etmek keyifli olabilir. Örneğin şu iğdiş etmek ve edilmek tercümesi hala yerli yerinde durmakta mıdır, bakmak lazım kanaatimce!

:)

Neyse, konuyu dağıtmayayım.

Son günlerde bişeyler yazasım vardı, notlarımı karıştırdım.

Ve biraz da tesadüf denecek bir biçimde, önce Wilhelm Weitling'le ilk tanışmamı anımsadım, ardından da bu yazıya konu olan diğer kahramanlar ve onların "mizahi" tezahürleriyle karşılaştım.

Ne oldu derseniz, şu oldu;

Bazen kahvemi yudumlarken, bazen de ufak tefek bir şeyler atıştırdığım bir anda, aksırıp tıksırmakla beni gülmeye zorlayan o dayanılmaz dürtü arasında kalarak, kahkaha ardına kahkahalar patlattım :)

Wilhelm Weitling..

Aslında, en eskiye dönüp bakacak olursam, bu şahıs ile gelecekte tanışmama vesile olacak olan hadise, 1988 yılı Konya'sında sidik kokulu bir işhanının bodrum katında, raf niyetine zemine serilmiş şantiye kalaslarının üzerine dizdiği kitapları satan bir yaşlı amca sayesinde başladı. 

Sene seksensekiz.. Yaş 15.. Evet, belki sadece 15, ama ben bir önceki yılın yaz tatilinde Nazım'a çoktan dalmıştım bi kere.. Hem de ne şekil.. Küçücük çocukları önce kendilerinden habersizce büyütüp, sonra parmaklarıyla uzaktan işaret ederek "bak büyümüş de küçülmüş" ponçikliğine  evirdikleri bir iklimde, yatılı okulun lacivert ceket, mavi gömlek, siyah kravat ve gri pantolondan müteşekkil takım elbisesi içinde.. Hatta kruvaze kesim bi pardüsem bile vardı üzerine!. Bu tiple ortalıkta dolanan 14-15 yaşlarında bir velet hayal eyle.. Ama Nazım da zehirli adamdı mübarek, zamk gibi yapışkan, kimyasal gibi sinsi, tutmuş şahdamarından seni, girmiş ciğerlerinin içine.. Yerinde duramıyor ki insan.. Zihninde parlayıp sönen onlarca ışık, onlarca gölge, bir yanda Benerci kendini neden öldürdü, öte yanda Taranta Babu ve şeyh Bedrettin Destanı.. Ve dilinde çakıltaşlarını birbirleriyle çarpıştırmaktan haz duyan bir ses kromatiği, "sıcaktı, sıcak.. sapı kanlı demiri kör bir bıçaktı sıcak.!" ve dahi "beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp!" dizeleri... Üstelik o yıl grup yorum ile de tanışmışsın. Büyük aşklar yolculuklarda başlar, tamam orasını anladık da Venzeremos da nedir filan? Açsın yani, şeker lazım, başka neler var diye yardırıp duruyorsun.

İşte böyle bir halet-i ruhiye ile indim o sidik kokulu pasajın alt katına.

Bi yarım saat kadar kaldım sanırım. Çıkarken elimde iki kitap vardı. Birisi "darağacında üç fidan", diğeri de "bir yerel yönetim deneyimi (fatsa)" idi sanırım. Deniz, Yusuf', Hüseyin ve Fikri Sönmez üzerine ilk okuduğum kitaplar bunlardı.

Ve bu ikincisi, (fatsa kitabı) benim Wilhelm Weitlling ile 6-7 yıl sonra tanışmama vesile oldu.

Neden mi?

Çünkü her ikisi de (Fikri Sönmez ve Wilhelm Weitling) terziydi de ondan.


Terzi Fikri tabirini bolca kullanırken -üniversitenin ikinci veya üçüncü sınıfıydı sanırım-  biraz da kişisel ve masum bir merakla takılıvermişti aklıma.. Dünya tarihinde bir başka terzi var mıydı acaba, en azından kendi yaşam alanı ve zamanında, ya da sınırlı coğrafyasında bizim "terzi" kadar heyecan uyandırmış olan, veya anılmaya değer olabilecek filan..?

O zamanlar yaş 20-21 daha.
Şimdiki gibi Internet filan da yok.
Halk kütüphanesi desen, hem tehlikeli hem boş.
Ve ama inatla, ona sor-buna sor kıvamında dolanırken.. Bulmuştum bir tane, varmış gerçekten; Willhelm Weitling!

Üstelik, beni bu adamdan ilk haberdar eden kişi olan Çağrı abimiz (lakabı, herşeyi bilen Çağrı idi) adamın sadece adına değil, kitaplarına filan da vakıftı. Zaten kendisi (Çağrı Abi) Türkçeye henüz çevrilmemiş pek çok eseri bulmak, onları özellikle almanca asıllarından okumak ve özetleri bizlerle paylaşmak gibi lütuflarda bulunan müthiş bir adamdı.

Neyse sadede gelelim, kimdi bu terzi Weittling?

Özetlemek gerekirse; 1800'lerin Almanya, İngiltere ve Fransa'sında, zamanına göre oldukça radikal eserler kaleme alan, o güne kadar kimsenin duymadığı (belki duymaya dahi cesaret edemeyeceği)  ama bir kez duyduktan sonra dönemin sayısız filozofonu (ki buna genç Marks ve Engels de dahildir) doktora gidip kulaklarını muayeneye ettirme ihtiyacına sokacak kadar zorlamış, yepyeni bir ahlak ve devrimci şiddet temalarını belki de tarihte ilk kez sosyalist bir tez ve doktrin haline getirmekle meşgul bir terzi kalfasıydı !.

Marks amca bile -hayretini gizlemeden-şöyle demişti kendisi için 1844'de; 

"Weitling'in dahice yazılarına bakıyorum.. O'nun (Weitling'in) "Uyumun ve Özgürlüğün Garantileri" adlı eserini terazinin kefesine koyduğumuzda, günümüz filozofları ve kalem efendileri de dahil olmak üzere Alman burjuvazisinin temsilcileri bu eserle kıyaslanabilecek çapta bir eser ortaya koyabilirler mi? Hiç sanmıyorum. Geleneksel Alman siyasi literatürünün cansıkıcı süklüm püklüm sıradanlığı ve burjuvazinin yıpranmış siyasal pabuçlarının cüceliği ile bu parlak ve eşsiz eser karşılaştırılacak olursa, bu proleter kül kedisinin gelecekte bir pehlivanın gövdesine bürüneceği kehaneti ileri sürülebilir"

Hah.. şu dile bir bakar mısınız allah aşkına ! Ve hükmü ilan eden cümlenin hem renkli ve karmaşık, hem de espriyle karışık allengirli yapısına :)

Marks'ın bu ince ve yetenekli dili eşliğinde böyle bir takdirle karşılanmak, şüphesiz bir peri masalına konu olmak kadar heyecan verici olmalıydı Weitling için.

Lakin bu Peri Masalı pek de uzun sürmedi.

Çünkü bu parıltılı takdirnamenin ardından, ve yine aynı Marks amca tarafından sürekli kırık not verilen, ve hatta takip eden bir kaç yıl içinde düpedüz sınıfta bırakılan da kendisi oldu malesef.

Bu upuzun bir meseledir aslında.

İlerlemeci tarih bilimi ile politika yapmanın özgünlüğü arasında kalındığında, belirleyici olan kıstas nedir, ne değildir, tarih denilen şey bizatihi politakının ve ajitatif propagandanın da mihenk taşı mı olmalıdır, eğer olmazsa herşey hava civa mıdır..sonuçları günümüze kadar uzanan -hatta arada kaynayıp gitmiş- bi acayip meseledir. Her ne kadar Weitling ismi bugün "ütopik sosyalistler" arasında anılsa da (ki bendeniz bu konuda biraz farklı düşünürüm naçizane) biz şu "mizah" meselesine dönelim yine..

Yani, tekrardan Paris'e..

1830'ların ve 40'ların, herbiri höpürdeyen bir gayzeri andıran sayısız felsefe kulübü, muhalif derneği, ya da sosyalist yeraltı şarap mahzeni örgütlenmeleri ile mağrur, sokaklarında kah legal kah illegal adımlarla fink atan onlarca aykırı filozofla dolu metropole..

Öyle böyle değil ama.. Zamanın Prusya büyükelçisinin merkeze yolladığı rapordan da izlenebileceği üzere; "geldiklerinde tümüyle apolitik olan alman göçmenlerin, sadece bir kaç ay içerisinde tehlikeli derecede politikleştikleri" o girdaplı kente ve varoşlarına..

Ve çoğu kez yasadışı olan pek çok yapı ve organizasyona..

Bazılarının ismi şöyle;

Horlananlar Kulubü
Aileler Cemiyeti
Haklılar Birliği
Mevsimler Derneği

:)

Yani bakmayın böyle insanı gülümseten, biraz da muzip isimlendirmelere.. Genç Marks ve Engels'inden tut da, Feuerbach'ına,  Blanqui'sine, Schapper'lere, Barbes'ine ve  genç Hegel'ci bilmem kimlere kadar, o tarihlerde ne babalar gelip geçmemiş ki bu tabelelar altından.

Ayrıca, sadece laf da yapmamışlar ha!
Mevsimler derneği denen dandirik isimli şey mesela, 1839 'da beşyüzden fazla silahlı adamla hükümet konağını basmak cüretini göstererek ayaklanan, ve elbette kanla bastırılan Paris isyanının birinci elden sahibi ve örgütleyicisi konumunda..

Mevsimler Derneği.. Horlananlar Birliği..

E ister istemez düşünüyor tabi insan, madem illegalsin, yani yeraltındasın zaten , bari ismin biraz afilli olsa??  Yok.. neyse o işte, böyle karar kılmışlar.

Şimdilerde böyle mi oysa? 

Hali hazırda ve yakın geçmişte kulaklarımızın aşina olduğu illegal örgütlenmelere bir bakalım;

En ufağı devrimci halk kurtuluş cephesi ve ihtilalci komünistler birliğinden başlayıp (daha aşağısı kurtarmaz:) işçi köylü kurtuluş ordusu ve silahlı devrimci propaganda müfrezeleri'ne kadar uzanan envayi formda, süper erkeksi ve cafcaflı isimler veriliyor artık benzer isyanlar tertip etmekle meşgul muadil yapılara. 

Ki bu bile, Weitling'in tarihin herhangi bir zamanında ve mekanında isyana her daim hazır bulunan uslanmaz asi ruhunun bir mirası olabilir aslında.. da.. neyse konuya dönelim biz yine.

Bu kez 2-3 yıl sonra.. Sanırım 1846 veya 47..

Weitling, araya hatırlı bir dostu da koyarak, Marks ile yüzyüze görüşme fırsatı buluyor nihayetinde.
Mekan, muhtemelen bir yazıhane ya da şarap mahzeni.
Bu üçlünün dışında bir kaç filozof ve bir Rus  kalemşör de var görüşmede.

İşte o görüşme, Marks'ın yumruğunu masaya bir balyoz gibi indirmesi ve şişeyle kadehleri tuzla buz etmesiyle sonuçlanan son sahnesiyle birlikte, Weitling'i camı penceresi indirilmiş bir haleti ruhiye içerisinde, ve aslında tam bir şövalye ruhuyla geldiği o mekandan "terzisin sen terzi kal" denilerek gerisin geri gönderilişinin hikayesine dönüşüyor maalesef.




Görüşmeyi aktaranların yazdıklarına göre, Marks önce taşak geçiyor Weitling ile. Çünkü genç Marks'a göre Weitling, tarihsel ilerleyicilik bilincinden yoksun, burjuvazinin tarih sahnesine çıkıyor oluşunun anlamını ve bunun gelecekti sonuçlarını okumaktan aciz birisi.. İşi gücü, insanlara sağlam temelli bir proje sunmaksızın, onları sadece kır türküleri ve ajitasyon eşliğinde isyanlara teşvik etmek ve boş yere kırdırmak vesaire.. hani Yaşar Kemal'e göz kırparak bir benzetmek yapmak gerekirse, "ulan Weitling, daha pamuk ovası nedir bilmezsin, oradaki ekonomi-politiği görmezsin, tutturmuşsun bi Abdi Ağa bi İnce Memed, ırgatları kışkırtıp kışkırtıp jandarmaya jop ettirmektesin!" diyor onun için..

Hatta bu muziplik içerisinde şöyle devam ediyor;

" Cehalet şimdiye kadar, asla kimseye fayda sağlamamıştır bay Weitling! Bilhassa Almanya gibi somut bir teori ve bilimsel fikirler eşliğinde düşünmeye alışık gelişmiş bir ülkede, işçilere sizin gibi yönelmek, bir tarafta ateşli bir havarinin, diğer tarafta ise onu ağzı açık bir şekilde dinleyen eşeklerin saf tuttuğu, içi boş, anlamsız bir oyuna dönüşür!"

Wouvvv!..

Buradaki mizah için hayranlığımı ivedilikle ifade etmeliyim:)

Ama asıl bomba henüz yolda.. Çünkü genç Marks bu tiradı attıktan hemen sonra, o an yanlarında bulunan Rus yazarı işaret ederek, ve belki de kendi kendini gerçekleştirecek bir kehanette bulunduğunun farkında bile olmayarak, şöyle sürdürür sözlerini;

"Bakınız aramızda bir Rus var. Belki onun ülkesinde bay Weitling, belki onun ülkesinde sizin bir yeriniz olabilir. Çünkü gerçekten ve sadece orada, uçuk kaçık ateşli havariler ve eşek müritlerden müteşekkül başarılı birlikler kurulabilir!"

:)))

ARA NOT:
Bu yazıyı aslında bir hafta kadar önce yazdım. Lakin araya giren bir elektirk kesintisi nedeniyle, henüz kaydetmemişken kaybettim. Bir hafta boyunca -tahmin edilebileceği üzere- sinirden kudurdum. Üzerine bir hayli buzlu su içtim. Nihayetinde, dünden beri biraz sakinleştim ve kaybettiğim şeyi belleğimde kalanlar eşliğinde birleştirip yeniden yazmak için harekete geçtim.
Lakin yavaş yavaş yorulduğumu hissediyorum yine.. Bellek kırıntılarını takip etmek zor..Onun için doğaçlama gideceğim bundan sonra;

İlkin, ben Marks'ın Weitling'e gereğinden fazla haksızlık ettiği ve itibarsızlaştırdığı kanatindeyim.

Hatta ve hatta, bilim ve felsefe denilen şey eğitimli burjuvaların işidir, senin gibi bir terzi kalfalarının çapını aşar babında bir yüklenme de var kanaatimce.

Evet, Weitling "tarihsel materyalizm"i çok da önemsemiyordu, burjuvazinin ufukta belirişinin ve tarihi misyonunun ne olduğu ile ilgili olarak da pek kafa patlatmıyordu belki. Bilakis, ona göre devrim, tarihin her aşamasında mümkündü, çünkü asıl problem her zaman ezen ve ezilenler arasındaydı. Ayrıca, feodallere karşı burjuvazinin desteklenmesi fikri, son bir kaç on yıl boyunca kendisi için savaşan köylüleri fütursuzca ve defaten katletmekten geri durmamış katil bir burjuvaziye tanıklık etmiş Weitling'e göre, son derece yanlıştı. Daha bitmedi.. Bir de aydınlamacılar vardı.. Gelecek olan bir devrimin, halkı sadece ve sadece daha fazla aydınlatmak suretiyle mümkün olabileceği tezi ile meşgul Schapper ve benzeri aydınlanmacı filozoflar ise, yaşanmakta olan acılara zerre aldırmadan boşluğa konuşan ve haklılığını kendi avazının yankısında arayan güzel sesli faydasız kuşlar familyasından ibaretti (cümledeki mizaha yeniden dikkat :) Devrim, sadece kitlelerin aydınlanması/ aydınlatılması ile mümkün olabilir miydi ? Kendi ifadesiyle, "bugün bu masanın etrafında toplanmış bulunan sayısız filozof ve bizler bile kendi aramızda henüz tam bir uzlaşmaya varamamışken, gelecekte bunun hem de geniş halk kitleleri nezdinde kabul göreceğinin bir garantisi var mıdır? Kanaatimce bu, hiç gelmeyecek bir bekleyişe dönüşecektir"

E tabi, nihayetinde Marks amcanın sinirlerini fazlasıyla gerdi..

Anlatıcılara göre, genç Marks başlangıçta sadece taşak geçmekle yetinmeye razı idi. Lakin bir süre sonra masaya yumruğunu indirmek zorunda kaldı. Çünkü bu söyleyişiyi böyle bir hiddet gösterisi ile sonladırmasa, Weittling sonsuz kadar konuşabilirdi :)

Garibim Weitling'in adı da, -işçilerin değil- zanaatkarların delikanlı ütopik devrimcisi olarak kaldı.

Oysa aynı Weitling, özellikle 20.yüzyılda birbiri ardınca yaşanacak sayısız devrim ve devrimci mücadelenin dilinde pelesenk olacak sayısız fısıldayışın da sahibiydi.

Mesela, günümüz sosyalist hareket jargonlarınca sık sık seslendirilen "kamulaştırma" fikrinin ilk mucidiydi.

Valla.. Parayla savaşmak için para lazım, bunun için de soygun lazım diyen ilk kişiydi. Zamanının o pek bir görgülü ve erdemli burjuva filozofları ise, ilk defa karşılaştıkları bu "garip" söylem karşısında eğitimsiz bir terzi kalfasının utanmazlıklarla dolu hırsızlık hayallerinden başka bir şey görmemekteydi !. Soygun mu? Hırsızlığı yüceltmek mii? E yuh artık yani !!

:)

Yine, eğer dünya çapında bir devrim gerçekleştirilemezse, herhangi bir ülkede sınırlı kalacak sosyalist bir devrimin mutlak yenilgiyle sonuçlanacağına dair, fazlasıyla berrak önermelerin sahibiydi. ( Barış içinde gelişme teorisine, nerdeyse bir asır öncesinden şerh düşmüştü yani) Üstelik bu yenilginin olası sebeplerini bile formülize etmişti. Her geçen gün artacak olan savunma ihtiyaçları, en az kapitalistlerinki kadar güçlü bir ordu kurma zorunluluğu ve teknoloji rekabeti içerisinde, sosyalist refahın büyük bir kısmının bu işlere harcanacağı, ve bunun doğal bir sonucu olarak da hem halkın ihtiyaçlarının ve adil paylaşımın tırpanlanacağı, hem de günden güne artacak hoşnutsuzluğa karşı bürokratik kastlar oluşturulacağından filan bahsediyordu misal..

Bir kaç husus daha vardı, örneğin devrim sonrası sıkı bir diktatörlüğün gerekliliği meselesi. Evet, proletarya diktatörlüğünün belki biraz ham, ama nihayetinde ilk ve kararlı sözcüsü, yanılmıyorsam Marks'tan bile önce, Weitling'ti :)

Uzun lafın kısası, Weitling hiçbir zaman sadece ve sadece ajitatif propaganda ile kitleleri -ya da önüne çıkan herkesi- devrime ve isyana davet eden histerik bir havari değildi bence. İlave pek çok argümanı da vardı.

O nedenle, bendeniz Weitling için "ütopik" denilmesini pek de hazmedemem naçizane.
Onu, Marks ile Lenin ! arasında - Marks'ın teoriğine daha uzak, lakin Lenin'in pratiğine daha yakın- ve şahsına münhasır bir yere konumlandırmak daha iyi olur kanaatimce.

Neyse :)

Biz gelelim yine mevzunun özüne, yani felsefenin ağdalı dili içerisinde yeşeren mizah ve espriye.

Engels'ten başlayıp devam eden ve diğer 19. ve 20.yüzyıl düşünürlerinden de derlenmiş kimi örnekleri paylaşarak sonlandırıyorum yazıyı.

"Politikanın bilim sınavına tabi tutulması onun özgünlüğüne gölge düşürebilir. Yine de, tarihsel ilerlemeci bakış açısından yoksun olan Weitling'in yolu, ne kadar şövalye ruhlu olursa olsun, tarihin "keçi yolu" dur"

"Horlananlar Birliği yeniden bölündü.. Artık oradan bir kıvılcım beklemek hayal olur.. Çünkü geride sadece, Jacobu Venedey'in birer uyku tulumu olan adamları kaldı"

"Köy filozofu Ludwig Freubach, kuş uçmaz kervan geçmez köyünde ineklere ve domuzlara bakarak ateist nutuklar dizmekle meşgulken, Weitling bir gümrük kapısından diğerine onlarca derebeyliğe bölünmüş zavallı Almanya'nın en dinamik şehirlerinde, işçi ve zanaatkarları gür ve ateşli sesiyle isyana davet eden bir şövalye gibi gezmekteydi"

"Schapper, bütün Hegelciler gibi düşünsel olarak belki devrimci, fakat bu devrimci fikirlerin hayata geçirilmesi söz konusu olduğunda kendi cesaretinden korkan, ve sözüm ona en aydınlatmacı ve ikna edici atomlarla inşa ettiği kabuğuna derhal sığınmak suretiyle çıktığı salyangoz yuvasına geri dönmekte bir an bile tereddüt etmeyen birydi"

Yani.. Daha böyle sayısız örnek var:)
Bence tek kelimeyle harikalar.
Yine de favorimin, Marks'ın ateşli havarisiyle onu ağzı açık dinleyen eşekler topluluğu olduğunu söylemem lazım! 

Ha bir de, böyle ateşli havariler ile ağzı açık bir şekilde onu dinleyen eşekler topluluğundan müteşekkil yapıların, gerçekten ve sadece Rusya'da iş yapabileceğine dair müthiş tezi:))



3 Haziran 2020 Çarşamba

Janus'un iki yüzü

2015 yılında, kökten dinci silahlı gruplar tarafından Paris'te gerçekleştirlen Charlie Hebdo ve Bataclan kulübündeki konser saldırılarında, 150'den fazla insan hayatını kaybetmişti.

Bu iki katliamın ardından, o dönemin sosyal medyasında, yaşanan travmaya karşı toplumsal dayanışma ve kurbanlara saygı temelinde başlatılan "pray for paris" (paris için dua et) kampanyasına ilk itiraz ise, yine Charlie Hebdo dergisinden gelmişti; "don't pray for Paris, we need no more religion" (Paris için dua etmeyin, daha fazla dine ihtiyacımız yok)

Saldırılar sonucunda, en yakın çalışma arkadaşlarını kaybeden Charlie Hebdo yazarı şöyle diyordu;

Paris şehri, bilimin, sanatın, felsefenin, müziğin, dansın, eğlencenin ve neşenin şehridir. Yaşanan bu vahşetin ardından, her ne kadar içtenlikle ve sevgiyle yazılmış olduklarını anlasak da, #prayforparis#  mesajları yollamayı, hüzünlü ayinlere katılmayı ve Paris için dua etmeyi bırakın. Emin olunuz ki, daha fazla dine ihtiyacımız yok. Bu şehri kendisi ve olduğu gibi yaşatmak istiyorsanız, kafelere, tiyatrolara, sinemalara gidin, dans edin, öpüşün, bi şampanya açın, şarkılar söyleyin.


Bu aslında, 20.yüzyılın hemen başlarında, Amerikalı ilk muhalif işçi, aktivist ve müzisyenlerden biri olan ve saçma sapan bir davanın ardından idam edilen Joe Hill'in (Joseph Hillström) son sözleriyle kısmen benzerlik taşıyan, ve ölüm karşısında yaşamın sürekliliğine dair mini bir manifestoydu. 
                                           "I die like a true blue rebel.Don't waste any time mourning, organise!"

Tercümesi: Gerçek bir mavi isyan gibi ölüyorum. Ardımdan ağlamakla, sızlamakla, yas tutmakla vakit kaybetmeyin. Örgütlenin!

O mekanlardan bu zamanlara, ve 2020 Türkiye coğrafyasına ulaştığımız şu günlerde ise, pek muteber "diyanet" hazretlerinin eşcinsellerin ardından bu kez de binlerce yıllık halk kültürü nesnelerine el atıp, halay nasıl çekilir, nasıl horon tepilir, bu esnada kimler kimlerin ellerini tutabilir, arada ne kadarlık bir mesafe bulunmalıdır vs. gibi, son derece "hayati" ve dahiyane önermelerini okuyunca, eminim ki "we need no more religion" sloganının dizginleri boşalıyor çoğumuzun zihninde. Her ne kadar bunu açıkça dillendirmeyi, yeni bir provokasyon dalgası yaratmamak adına bastırmaya çalışıyor olsak da içten içe..

Sormadan edemiyor tabi insan;

Tarihte, sürekli daha fazla dindarlaşarak hidayete ermiş herhangi bir kavim, millet, devlet var mıdır acep?

Bezin üstünü bezle örtmek..

Yoksul mahalle evlerinin, en hevesli hırsızın çalma dürtüsünü cezbetmekten bile aciz bütün fukaralığına rağmen, sürekli sımsıkı perdelerle örtülü pencereleri gibi.. Ne varsa artık, bunca "yokluğa" rağmen saklanan..

Derinlere indikçe, kendi etrafına ördüğü duvarları sürgit kalınlaşan..

Bu, meselenin bir yönü.
Başlangıç, bitiş ve geçişler tanrısı Janus'un, birbirinin ikizi gibi görünen yüzlerinden bir tanesi.

Ama diğer yüzü de en az ilki kadar yapışkan ve tehlikeli;

Aslında on yıllardır ocakta kaynayıp duran, yine de o en muhteşem ve katransı kıvama ulaştığına bir türlü inanılmadığından hergün yeniden ve yeniden harlanıp atmosfere salınan.. o kötücül ruh, en sağlıklıları bile çoktan zehirledi.

Öyle ki;

Nereye baksan, herkesin elinde bir kutu, kutunun içinde bir kedi.

Pancar motor desteğinde Schrödinger usulü kedi deneyleri..

E ama kedi dediğin de tek tip değil ki..

Alevi kedi, kürt kedi, haçlı kedi, ermeni kedi, Yahudi kedi, eşcinsel kedi..

Hangisini niye seçtin, ne diye kattın kutuya, hooop!. devlet ve beka meselesi!

48 yıllık ömrü hayatımda, ben bile en az 48 kez ve de en yetkili ağızlardan "bakın bu son derece vahim bir beka şeysi haaa!" ültimatomları duyduğuma göre.. Hay bin kunduz, demek ki durum harbi ciddi!

Haliyle açıyor vanayı, veriyor gazı abi..

Kutunun içinde "öteki"

Ve bir vakit sonra başlıyor tartışma, "ötekinin" o anda ölü mü yoksa diri mi olması gerektiği..

Son söz:

Genç dimağlar "faşizmi", sayıları milyonlarla ölçülen kocaman bir halka karşı ufak ve azınlık bir despotlar grubunun zoraki tahakkümü olarak algılamaya -ya da tahayyül etmeye- meyillidirler.

O sevimli ve iyicil insanlarla dolu mahalleye, bir kaç mafya bozuntusu dayanmış, haraca-dayağa neyim bağlamıştır hepi topu..

Lakin tarih bize hep tersini gösterir.

Bir benzetme yapmak gerekirse, "Müslüman mahallesi" denilen yerdir faşizm.
Salyangoz satmandan şüpheleniliyorsa misal, çantanı poşetini polisten jandarmadan önce bizzat komşu bildiklerin arar.

Yani öyle bir iki zorba müsfeddesini temizlemekle filan kurtulmazsın.
Bilakis, ev ev, sokak sokak, komşu komşu, zihin zihin, çok daha ciddi bir mücadeleyi gerektirir.

İtalyası'ndan Almanya'sına, İspanya'sından bilmem nerelere kadar, faşizm hep "kitlelerle" gelmiştir.

Mussolini, denizde balık kadar çok siyah gömleklileriyle yaptığı yürüyüşle fethetti Roma'yı.
Hitler milyonların sevgilisiydi.
Ya da Franco, internasyonal devrimci taburları ve "no pasaran" (geçit yok) nidalarını mağlup edip Madrid'i ve tüm İspanya'yı aldığında, arkasında "han pasado" (geçtik işte) diye slogan atan yüzbinler vardı.

Janus'un iki yüzü, sürekli birbirini besler.
Her geçişte ordadır.
Ve bir kitle kültürü yaratma sinerjisine eriştiği anda.. herşey mubahtır.









30 Mayıs 2020 Cumartesi

hokka kifayetsizliği

En "acı"dığım, ve kederli kozalarına empatiyle yaklaşabildiğim tayfa, işte bu tayfa..

Kırk satır ile kırk katır arasında, kah felsefe, kah bilim, kah modernite.

Ne yapsa yetmeyen..

Doluya koysa almayan, boşa koysa dolmayan..

Caanım, cancaazım, heyelan bölgesi gezginleri.



Ütopik sosyalistlerin bir asr-ı saadetleri yoktu.

Yine de insanın ve geleceğin en naif, en çocuksu özlemlerini resmettiler.

Bunlarsa, çekilmemiş bir fotoğrafın negatifini kral Süleyman'ın kayıp sandığında arayan faniler.

Ucubenin estetiği.

Kırgınlık abideleri.


29 Mayıs 2020 Cuma

Tarihsel ve mantıksal olarak tanrı ve ruh

Tanrı ve Ruh figürleri eni-konu değerlendirildiğinde, tarihsel olanla mantıksal olanın , absürdce birbirine karıştığı bir alan teşkil eder.

Mantıksal olan; bir objenin veya fenomenin tamamlanmış/olgun halinin ve bu olgun hal'e ait özelliklerin karşılıklı ilişkisi ve bağlılıklarının ifadesidir.

Tarihsel olan ise, o obje veya fenomenin gerçek oluşumu ve bu oluşum sırasında uğranılan gerçek (tarihi) durakların öyküsüdür.

Tarihsel olanla mantıksal olanın birlikteliği, ayrı bir yazı konusu olabilir. ( Tarihsel mahiyetin kendine özgü kırınımları ve herhangi bir momentte mantıksal ( yani tamamlanmış) olanla çelişki gösterebilen  sapmaları vs...) Tüm bunlar, meraklıları için, takip etmesi ve tartışılması keyifli konulardır.

Dini öğreti ise, bu birlikteliğe nasıl tecavüz edilebileceğini gözler önüne serebilmesi bakımından tam bir doruk noktasıdır.

Semavi dinlerin tanrı ve ruh anlayışlarının tarihselliğine inildiğinde, bugün için olgunlaşmış bir hal ve mantık içinde tasvir edilip sunulan bu iki kavramın (tanrı ve ruh) aslında hiç de anlatıldıkları gibi olmadığı ve mantıksal olanın tarihsel olanı  (yani asıl gerçeği) nasıl tahrif ettiği kolaylıkla izlenebilir.

Animizden Kenan diyarının lokalize tanrılarına ve ardından dinler tarihinin benzersiz tuhaflığı içinde beliren peygamber figürlerine kadar daha nerelere..



Bu anlamda en büyük ve benzersiz paranoya ise islamlık bünyesinde yaşanır;

Çünkü tarihsel olanla izdüşümleşmeyen bir mantıksalı savunma adına, bizzat tarihi belge ve bulguların tahrif edilmiş olduğu iddaasındadır.

Nam-ı diğer; montaj demiştir. (düpedüz kasıtlı montaj)

Hanı şu;  yauu işte tahrif edildiler anasını satiim.. bıngıldaklığı.

Ruh ilk başta kan ve sıvıydı.

Ve sonsuz sayıda nesne ve fenomenin herbirine tekil ve özel..

 Önce ruhlar genellendi, ardından her genellenen ruha bir yetkili..

Kralımsı bir figür.

Uzun lafın kısası; Tarihsel olarak irdelendiğinde bunların hepsi vardı ve herbiri kendi alanının uzmanıydı.

Elini uzatınca dokunacak kadar da yakındı. ( kartvizitleri bile vardı: put, totem, sembol, vs)

Zaten semavi dinlerin tanrılarının tek tanrı benim, diğerleri yalan diye yırtınıp durması bundandır. (Çünkü ortada fink atan, başka pek çok potansiyel aday vardır)

İşte bu "tek olan benim" diye yırtınan tanrılar" , aslında günaha ve günahkar insana filan değil, bütün bir insanlık tarihin bıraktığı mirasa savaş açmışlardır aslında.

Yani tarihsel olana..

Yani gerçekte yaşanmış ve uğranmış duraklara.

Museviler ve İseviler bu durumu: tanrı her tarihsel aşamada, insanlık kendi algısı ve birikimi içinde gelişirken, tanrıya ait yeni bir özelliği daha paylaşmıştır insanlıkla diye izah etmeye çalışırlar. (Eh işte, olduğu kadar..)



İsraoğullarının kıskanç ve katliamlarıyla övünen tanrısından, evrensel olana ve tüm insanlığa..

Sonra sevgi dolu İsa'ya ve tek olup her yeri dolduruşunun iç yapısına ve çalışma tarzına..

Tek ama nasıl mesela?

Baba oğul kutsal ruh işte. (please be kind and look at working mekanizma)

Ya islam?

Dedim ya islam benzersizdir.

Çünkü nedir?

Efenim bizzat tarihi belgelerin kendisi tahrif edilmiştir.

:)

Özet:

Günümüzde insanlığa sunulan tanrı modeli (yaratan, birer baz istasyonu statüsünde imal ettiği peygamberleri aracılığıyla sms'ler yollayan, yargılayan, imtehana tabi tutan), tarihsel süreç içinde belirli duraklardan geçerek olgunlaşmış* bir üründür (en azından bugünkü sunumu itibariyle)

Bütün semavi külliyat ve iddiaları ise, en az onbinlerce yıllık bir geçmiş içinde böyle olgun* bir tanrı hiç yaşamadığı halde,  tarihin gerçek duraklarının mantığa uydurulması çapozluğudur.

İşte bu durum,- ve tam da bu yüzden- hemen yukarda belirtildiği gibi; aslında bütün bir insanlık tarihi ve bu tarihin bıraktığı mirasa savaş açılmışlığıdır.



11 Aralık 2017 Pazartesi

deve ve diyar hikayesi

"Haydi çakmağı çakın,
    Yakın Jokond'u yakın !"

    tekrarlanabilir belki..
?
(soru işareti)

Şimdi bütün bunlar üzerine üzerine konuşmak zahmetli iştir ve enerji gerektirir
Benliğin kendisi zaten yeterince "delidir"

"Saldır ya da kaç" dışında seçeneklerimiz de vardır bizim, ironi ordan gelir
Ama insan bir deveyle bir diyar arasına sıkışmaya yine de meğillidir
O zaman da ağır gelir.

Biz bu ağır şey ile yaşarız
Güttüğümüz develerin yüzü suyu hürmetine terketmediğimiz diyarlar
ve terk etmek zorunda kaldığımız diyarlara inat gütmediğimiz develer
bütün felsefe sözlükleri bunun ispatıdır

İçimizde koşturan atların
ve de itlerin
birbirine karışmış izidir onlar



Heyhat!
Ehven-i şer'de ferahlık vardır










1 Kasım 2016 Salı

reservatio mentalis

Anlık bir bakışın altında belki nadiren farkına varılan, ve/ama - aslında- sürekli kayıtta bulunan..

Üçleme mi olur..yoksa dört, beş..



                          Nereye kadar ayıklayabilirsem, oraya kadar işte, to be continued :)





27 Eylül 2016 Salı

Ne alaka :)

Ateizm ne ki..

Çıkar doğa üstü güçleri hayatından, vur götüne kişisel tanrıların, hepi topu bu.

Ee, sonra?

Birey olmak, aynı zamanda bir arada yaşama standartları, folklor ve alışkanlıklar, paylaşım, iş-emek, ekonomi-politik, vesaire...?

Hadi tanrının sözü olduğu iddia edilen kitapların sesini kestin, yaşama nasıl dahil olacaksın, nerede duracaksın, bunca bileşen arasında nasıl pozisyon alacaksın?

Ateizm'in ön gördüğü bir birey psikolojisi ve sosyal standartlar bütünü mü var?

Veyahut tanımlı bir ekonomik model veya iş-emek sistemi mi pompolar?

Ritüel üstüne ritüel, doktrin üstüne doktrin mi basar?

Alakası yok..

Ateist olan insan sadece "aha bak bu tanrının sözüdür" denilen şeye madik atar.

Ama bunlar dışında, yaşamın getirdikleri ve çelişkileri karşısında o da benzer sorularla başbaşadır ve karar verme ve seçim yapma yollarını arar.

Sonuç mu?

Sevgi pıtırcığı ya da Totaliter, neo-liberal ya da faşist, sosyalist veya nasyonal-sosyalist , veyahut komünist.. ya da bi boka yaramayan itin teki.. hedonist, hepsi mümkündür icabında.

Neden mi?

Çünkü gözden kaçırılan şey şudur:

Teolojik etik diye bişey vardır ve bu etik anlayış oldukça genellenmiş bir karakter ihtiva eder.


Lakin ateist etik diye bişey, beraberinde bir ikinci değer sıralamadığınız sürece genellenemez.

Yani, "Len olm öldükten sonna kıyamet cennet cehennem neyim yomuş e hadi iç edelim o zaman şu parayı, vuralım malın götüne!".. şeklinde özetlenebilecek bir "etik" yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır.

Ve zaten tam da bu "yok"luk yüzündendir ki; Dinci tayfanın felsefe ile ilişkisi de anca yukardaki satırda ifade edebildiğim kadarıyla mutant bir zortlatmadır.

Misal..

Neden üretim araçlarının kollektif mülkiyetini savunuyorsun? Çünkü ateistim..

Neden serbest piyasa ekonomisine inanıyorsun?..Çünkü ateistim..

Neden kadının iş hayatında yer alması gerektiğini düşünüyorsun? Çünkü ateistim..

Neden ateistsin?.. Çünkü ateistim!

:)

Oldu mu şimdi?

E olmadı tabi...

Daha somut örnekler de verebiliriz elbette;

Aristotales mesela.

Sen onca bilgiyi koy kataloga, bul, yapıştır, paspartula, dön sonra doğada köleliğin izlerini ara..

Ya da Pierre Bayle  (1647- 1706) Mitoloji ve metafiziği küçümseyen şüphecilikle sahne aldığı o enteresan kavşakta.. (kendisi kırmızıda geçmedi ama çok adamı yolladı akan trafiğin ortasına)

Günümüzde de böyledir bu..

Modern zamanların ve kapitalist toplumun sınırsız tüketim kültürünü labaratuvar ortamında test eder gibi üretip pompalayan pek çok ideolog, veya çok uluslu şirketlerin başında yine aynı amaç tatkik ve strateji içinde orkestra şefliği yapan pek çok üst düzey yönetici ve bizzat sermaye sahiplerinin de birer tanrı-tanımaz olduğunu unutmamak lazımdır.

Hatta ve hatta, sosyal darwinizmle kafayı bozmuş çılgın ( ve ateist ) bir diktatör bile olabilir.

Ama sosyal darwinizm'in kendisi "idealist" bir uyarlamadır, ateist olsan kime ne fayda, vesaire..



Oysa ; Ateizmden farklı olarak,

Tanrıya inanan kişi mümin olur ve beraberinde kültürden sanata, eğitimden adalete, sosyal hayata ve hatta yatak odasında hanımına nası yaklaşacağından tutun da tuvalete nası girmesi gerektiğine kadar bin bir detaycılıkla tanımlanmış bir kalite standart prosedürünü onaylar.

Hazır paket proğram alır yani, ve satırlarla oynayamaz.

Aslen bundan dolayıdır ki, kişisel bir tanrıya inanılan bütün dinlerde insan bir birey değildir aslında.

Bir geçmişi, belleği, katmanlı tortularla birlikte sado-mazo çağrışımlara açık özlemleri ve bunların hepsini kapsayan/ kuşatan atmosferiyle bir "psikolojisi" olan / olduğu düşünülen bir canlı değildir daha doğrusu.

Ona bişey verirsin, okur ve iş biter, yeni bir insan olmuştur/olmalıdır artık. ( Buyrun bende hazır yapılmışı var der gibi)



Tanrı-kul ilişkisi bu anlamda devlet-memur ( veya memur-kağıt) ilişkisine benzer.

Çünkü aslolan tebligattır, bu da okuyup düşünsün diye değil, bi an önce tebellü edip gereğini yapsın diyedir. ( Düşünmesi gereken yüksek makamlar, zaten onun yerine ve en hayırlısıyla vesaire.. düşünmüştür)

Hatta bizzat Tanrı'nın kendisi bu anlamda en psikolojiksiz varlıktır.

Eğer yarattığı insanın psikolojisinden birazcık bile anlıyor olsaydı, kafirlere göndermeler yaparken onlar ki tebellü ettikleri halde inat ederler de etmemiş gibi yaparlar demek dışında bişeyler de yumurtlardı.

Neyse biz konumuza dönelim yine..

Ateizm tanrı inancını reddeden bir görüşler sistemidir, hepi topu bu.

Ve bu tanrı tanımaz görüşler sisteminin taşıdığı pozitif içerik kadar, kusurları da vardır, bunlar da ait olduğu dönemin bilim, felsefe ve sosyal-ekonomik şartlarının gelişmişlik düzeyiyle şartlanmıştır.

Örneğin köleci toplumda Thales'in, Anaksimandros'un, Heraklitos, Demokritos ve Epikuros'un eserlerinde sık sık tanrı tanımazcı unsurlara rastlanır, ama fenomenleri tabi yollarla açıklama gayretindeki bu tutum ve tavır, aslında biraz safdil biraz da spekülatiftir.

Örneklemek gerekirse bir yandan din reddedilirken diğer yandan tanrıların varlığı yadsınmaz, ya da dinin reddedilmesi yeryüzüyle ilgisiz bir tanrı ile birleştirilir.. e hadi o da olmadı "tanrı" fikri bütünüyle reddedilse bile, başka başka etik / fizik tartışmalara dalınır ve/ ama "köleler" yine bokun sidiğin içinde kalır..

Buna karşın, ortaçağ sonrası dönemde izlenen burjuva tanrıtanımazlığı, kilise ve din egemenliğinin kırılmasında çok etkin olmuştur.

Pek çok fransız materyalisti ve Feuerbach'ın eserleri, kilisenin reaksiyoner niteliğinin ortaya konması, gelişen bilim ve bilim felsefesinin dogmayı zorlaması, sekülerlik heveslisi "senyörlerin" ( asıl dertleri para) kilise boyunduruğundan/vergisinden kurtulması ve nihayetinde feodalitenin ortadan kaldırılmasına kadar uzanan dönemde önemli bir rol oynamıştır.

Ne var ki, bu da (burjuva tanrı-tanımazlığı da) tanrı figürünün taşıdığı anomalileri gözler önüne sermenin ötesinde, dinin kendi tarihsel kökenleri ve üretim ilişkileriyle olan ilişkisini ortaya koymaktan uzak, ayrıcalıklı bir sınıfın kendi içinde yürüttüğü ayrıcalıklı bir tartışma konusudur büyük oranda.

Son noktayı ise Marksizm koymuştur. ( Kavramlar ve bilgi,  taşıdığı her türlü içerikten öte, ve öncelikle, tarihsel bir mahiyet taşır..detaylarına girmiyorum)

Onun için..

Her ateiste kanmayın.

Her ateisti de materyalist ya da sosyalist-komunist neyim sanmayın :)




26 Eylül 2016 Pazartesi

şakkı kamer

islam peygamberinin, dünyamızın sevimli uydusu olan ay'ı parmağıyla işaret edip ikiye bölmesine dair, malum hikayedir..

üç aşamalıdır.

ay önce ikiye ayrılır. bir süre öyle kalır. ve sonra tekrar biraraya gelip yapışır.

aktarımlara bakılırsa, hadisenin rivayet edildiği haliyle vuku bulması m.s 7.yüzyılın ilk çeyreğine denk düşer.

ki o vakitlerde, örneğin doğu roma imparatorluğu hayattadır.

britanya üzerinde anglosaksonlar ve eski batı roma imparatorluğu topraklarında, germen, vandal, italyan, ve daha bir çok krallık ve tabası yaşar.

uzak doğu derseniz çin yine var.

keza afrika'da da mısır.




lakin enteresan bir biçimde, böylesi fecaat bir astronomik hadiseyi, isimleri amr bin abbas'la başlayıp cübeyr bin mut´im ile biten bir kaç arabın dışında , şu koca dünyada hiçbikimsecikler görmemiş ve yukarda sıralı onca imparatorluk, krallık ya da medeniyetten tek bir allahın kulu bile farkedip tarihe not düşmemiştir.

ama demokrasi gereği, inanan inanır.



hidayet'in kurnayla ilişkisi

Ne bir çocukluk anısı..

Ne mizah.

Ne bir kesit, iğdişi dumurla bezedeği yaşamından ( başka kelime bulamadım)

Sorsan der ki;


Günaha bulanmış gençliğim..

Laf geçiremediğim nefsim ( aslında söylemek istediği: çüküm.)

Şükür ki kurtuldum, aydınlandım, doğruyu, hakikati! buldum..

Haaa..

Ayrıca aklı(!) kullandım!..

Adamın CV'si bundan ibarettir işte.



Yoksa ne kağıt üzerinde afacan bir korsan gibi yüzdürdüğü suluboya fırçası, ne meraklı şekillenişlere gebe bir parça hamur..

Yoktur.

Ya da kumpanya çadırında kıpır kıpır..

Çocuk yaşta yanağından makas alan o büyülü, safiane kadın..

Yok.

Sanki doğaya hiç bakmamıştır.

Usul usul yol almaya çalışan bir salyangoz'un, periskop gibi yükselttiği gözleri..Veyahut bir kirpinin sırtıyla tezat teşkil eden o neşeli yüzü, hiç yer almamıştır belleğinde.

Zaten bunlara salyangoz desen;

Mahallesinde sattırmayacağıdır anlayacağı.

Yok işte.

Yoktur bunların hiçbiri.

Çünkü o bi kere erdi ya hidayete..

Büyük işlerin adamıdır artık.

Kainatı okur, ilişki uzmanıdır, ahlak pehlivanıdır.

Kelime kökü mühendisliği de cabası.

Hiç olmadığı ve belki de olamayacağı ne varsa..

Hepsinde icra makamı.

Hay maşallah.

Lakin gün geçmiyor ki, bunca "hakikate" vakıf oldukları halde bi türlü laf geçiremedikleri kamil çükleriyle sahne almaktan imtina edebilsinler..

Birisi, salyangoz sattırmadığı mahallesinde 13 yaşında çocuğu minibüsüne atıp tecavüz eder.

Öbürü baldıza atlar.

Beriki şort giydi diye gençecik kıza uçan tekme sallar.

Manifesto da hazırdır;

Kadın kendini bilirse, örtünecektir zaten.

Hani "aklı" kullanmak gerekiyordu ya..

O hesap.

Gerzeklerin kurumuş ekmeğine kaldık yine..

Tıpkı 29 yıl öncesinde zihnimde kalan bir enstantane gibi.

İskenderun Soğukoluk yaylasında.. ne kadar varsa kerhane pavyon filan.. hepsini  öğretmenevi'ne çevirdiydi Kenan Evren..

Ve ben henüz 14 yaşındaydım ki, bir kaç günlüğün konakladık bu otellerden birinde, babamla birlikte.

Görevli bize odayı gösterdi.

Odada banyo da vardı.

Adam şöyle bir baktı, oracıkta gözüne bişey çarptı.

Sonra döndü babama, "Abi görüyor musunuz?" dedi..

-Neyi?

(kurnayı işaret etti)

-Eee?

-Zina etmenin günahından korkmuyorlarmış ama, gusülsüz kalmanın günahından korkuyorlarmış baksana!..

!

Adamın kurnayla ilişkisi buydu..

İhtiyacımruhunaeysuylayıkanmışbeden.

Çünkü neden?

Aklını kullanmıştı da ondan.