8 Eylül 2016 Perşembe

heilige maria, samantha fox, natürliche selektion

Sanırım.. 1987 idi.

Yatılı muarrifin ortaokul yılları.

Bir akşam üstü, etüd saati yaklaşmışken, üst sınıflardan birisi geldi yanıma.

Dedi ki; Bak sen çalışkan ve iyi birine benziyorsun.. Bizim de fen lisesi sınavı öncesinde oluşturduğumuz bir çalışma grubu var, katılır mısın?

Tamam dedim ben de. ( ne biliim:)

Herşey planlıydı.

Ders zamanı hafta sonları, mekansa Numan abi'nin evi olacaktı.

Oldu da..

Önce fizik, matematik, biyoloji..

Arada tek kollu kahraman, hayt huyt bi capon filmi.

         
          Sonra çay, bisküvi, nihayetinde tesfir, hadis, fıkıh saati.
          
            O zamanlar, günde 5 vakit namaz kılan, ramazanı bütünüyle oruç tutarak geçiren bir çocuktum.

Hatta bir namaz defterim bile vardı.

Tek başına kıldıysan 1 sevap, cemaatle kıldıysan 27 sevap, günlük yapılırdı hesap kitap :)

Ergenliğe yeni adım attığımız bu dönemde, sızıntı isimli derginin şaçmalıklarıyla kendinden geçen, ahan da arılar peteğe allah yazdı, yok işte domatesten bismillah çıktı, vay anam patlıcanda muhammed lafzı vs. ile başlayıp, bilmem ne böceğinin bokunda saklı mucizevi protein, tekbir getiren karga ve sinek vızıltısında şifrelenmiş ezan sesine kadar uzanan bir "manyaklılar silsilesi" içinde mutlu mes'ut çocuklardık.



Yoktu böyle bi mutluluk.. Kesindi yani, şu atayistler de ne ebleh, ne inatçı, ne laftan anlamaz adamlardı vesaire..

Ama korkardık da..

En büyük korkumuzsa.. cünup gezmekti mesela..

Ziraaa.. daha kötüsü mümkün değildi vesselam.

Halet-i cünubiye!

Düşün ki yaptığın herşey, aldığın her nefes, ağzından çıkan her ses, göz kırpman, adım atman, kolunu kaldırman ve hareket olarak adlandıralabilecek istisnasız her eylem günah yazar mıydı adama?!

Yazardı azizim, cünupsan yazardı :)


Hani bir ekran düşün.. Sanki yüzlerce basamaklı bir rakam yığını müthiş bir hızla eksiliyor.. eksi on, eksi yüz, eksi bin, eksi trilyon.. eriyor, bitiyor, güç kalkanları devre dışı, kritik sevap seviyesiaa !!

He he :)

Biz de Numan Abi'nin kapısını çalardık..

-Hayırdır?
-Abi biz cünubuz da..

O zamanlar ne arasın, doğalgaz, kombi bilmem ne..

Adam odun atardı şofbene, su ısınırdı vesaire :)

Sonra?

Aaah, ah..

Sevgili dostumuz Fuat'ın da söylediği gibi;

Her ne kadar babasız doğduysa da bakire meryem'den İsa.. Doğa başka bişeydi işte.


Doğal seleksiyon kendi dakikliğinde işler ve o anda elemine edilirdi bakire meryemler.

Bizimki de o hesap;

Bi daha yapmiycem noolur affet yarabbim sümsüklüğü içinde kıvranır.. 



Lakin Samantha Fox'un memelerini görür görmez şeytana atardık yine suçu.


:)  

7 Eylül 2016 Çarşamba

cccp/ urss/ sscb/ spor/ etik/ vesaire

Şu soğuk savaş dönemine ait "bilindik" gerilimleri bir kenara bırakırsak.. Hani işte, nükleer silah sistemleri, kıtalar arası füzeler, uzay yarışı, kıyamet senaryoları, vesaire... Yine de geriye kalan bir hayli "şey" var.

Şey diyorum, çünkü bunca şeyi nası şaapmak lazım.. gerçekten bilemiyorum.

Spor mesela, özellikle takım oyunları..

Malum, birbirinden farklı formalarla sahaya çıkan çoğul sayıda insan, ve bi de olmazsa olmaz hakemlik müessesesi  filan.

Herşeyden önce, formalara göz atmak faydalı olabilir kanaatimce.

Mesela, varsa birinin üzerinde maazallah orak-çekiç neyim, himineşşeytanirraciiğğm !

-Bastın mı lan deklanşöre?
-Bastım abi ,dinime imanıma!

Negatife yansıyan manzara;

Hakimden türe(til) miş hakem'in , cerahat görmüş cerraha (Hekim'e) evrildiği bir muamma..

Abse var ve boşaltılmak lazım ! İllaaa :)


İşte tam da bu velosite içinde S.S.C.B ( veyahut o zamanlar hangi dile tekabül ettiğini pek de bilemediğimiz haliyle U.R.S.S veya C.C.C.P ) abse-irin karışımı bi antiteyle  yer kaplardı sahada.

Benzetmek gerekirse; En talihsiz "hasta", dezenfeksiyon manyağı hakem ( pardon"hekim") karşısında.

Sürekli  neşter, sürekli kan, sadistçe pansuman.

Ama biz sevmiştik  bi kere..

Herşeye ve zamana inat, daha güzel bir dünyanın taraftarı olmak duygusuyla yüreğimizi kıpraştıran, gölgesi ince bir hayal.. Düş ve mekan.. Gerisi yalan.

Başkaları da vardı gerçi, sevdiklerimiz arasında.

Mesela Vietnam ( lakin nedense pek görünmezdi çoğu zaman)

Çin desen, veyahut Küba.. onlar da bazı bazı, seyrek bi endam.

Diğerleri?

Yugoslavı, polonyası, çekoslavakı.. (Eh işte ara sıra..)


Ama C.C.C.P ayrı bişeydi vesselam.

Kırmızı mı çekerdi, ekim devrimi veya komşuluk şeysiyle miydi.. bilemem.

Binaenaleyh; spor tarihi böyle bi hekim- hasta ilişkisi (başrol)  ve gözlemci/ taraftar (gönül) meselesi  yaşadı bi 60-70 yıl kadar.

Hikaye 2. büyük savaşın ardından başladı.

Sanırım 60'lı yıllardı.

Halit Kıvanç'ın anlatımıyla, teee karşı kale arkasında ve en yukarda oturan seyiricinin bile gördüğü şeyi... görmedi hekim ve/ama  bistüri sallar gibi işaret etti santrayı. Neşter atılmış, işlem tamamlanmıştı.

Tamı tamına 55 cm avuta çıkmış bir topla gol yiyen ilk takımdır Sovyetler, kimse de o günden bugüne bu rekoru kıramadı.

Ayrıca -yeri gelmişken söylemek lazım- tarihin "en şerefsiz gol"ü de yine bu takıma atıldı.

Salvador Allende'yi başbakanlık binasında bombalayarak öldüren ve askeri darbe ile iktidara gelen Pinochet hükümeti,  Şili ulusal takımının 1974 dünya kupası elemelerinde Sovyetlerle oynacağı maç için, Santiago stadyumunda karar kıldı.

Hani şu binlerce insanın içine doldurulup, Victor Jara ve daha yüzlercesinin kafası ezilerek, kurşuna dizilerek, işkenceyle katledildiği stadyum..

Sovyetler, maçı bu stadyumda oynamayı  reddetti.

Bir başka spor sahası, pektabi mümkün olabilirdi.

Ama olmadı.

FIFA denetçi yolladı.

Daha bir kaç ay öncesinde binlerce insanın kanı ve canıyla sulanmış o mekanda, Stad'ın güvenli, tribünlerin rahat, ve zeminin futbol oynamaya müsait olduğu.. filan raporlandı....

!

Sonuçta, rahatça yenebilecekleri bir rakip de olsa karşılarında, ve dünya kupasına katılama fırsatını kaybetmek pahasına, Sovyetler maça çıkmadı.

Peki Şili ne yaptı?

Çıktı..

Hem de tek başına. (Şaka değil, sahada bir tek Şili takımı vardı)

Sonra hakem düdüğü çaldı, Şili'li oyuncular maça başladı..

Ve karşılarında herhangi bir rakibin bulunmadığı o bomboş sahada harbi harbi atağa kalkıp, "bak nasıl koyduk" çağrışımı yapan bir vuruşla ( nam-ı diğer: abanma ) "gol" bile attı !

İşte o gün, Pinochet ve askeri rejimin elit(!) davetlileriyle birlikte binlerce insanın doldurduğu Santiago stadyumu, böyle şerefsiz bir gol ve sevince nail oldu.

Her ne kadar aynı Şili'li oyuncular, sahada fiziken olmayan hayalet bir rakibe karşı böylesi bir  gol atmış olsalar ve hemen akabinde  aynı abartılı iştahla topu santraya bizzat kendi elleriyle taşıyıp bir ikinci ya da üçüncü gol hayaline kapılsalar da...Lakin bi sorun vardı.

Atılan golden sonra , kurallar gereği oyuna karşı takımın başlaması gerekiyordu.

Gel gör ki sahada başka takım olmayınca, maç da bu skorla noktalandı.



1980'lerde de aynıydı..

Bu hasta-hekim ilişkisi hep devam etti.

82 ispanya dünya kupasında, Brezilya'ya atılan nizami gol, yan hakemin ( pardon hekim'in) tereddütsüz bayrağıyla iptal olundu. Hani hakem/ hekim geyip geçme.. Öyle bir vücut dili ve sallayışı vardı ki adamın bayrağı, zannedersin Roma'yı yangından kurtardı. Aynı hekim aynı maçta Brezilya!lı defans oyuncusunun ceza alanı içinde smaç yaptığı topu da görmedi elbette :)


86 da bu kez Amerikalı bi cerrah sahne aldı.

Belçika 10 metre ofsattan gol attı, herifin kılı bile kıpırdamadı.

90'da Maradona, kaleci misali eliyle çizgiden top çıkardı, yine bişey olmadı. Normaldi yani, hekim reçeteyi o anda yazdı.

Ceza alanının 2 metre dışında penaltı mı olurdu ? Olurdu olur, bekleme yapma devam..

:)

Ha şimdi bunların hepsini el birliğiyle şaaptınız da  tıngır-mıngır, ne oldu sonuçta?

(Bizde de vardı bi Fenerli topçu böyle.  İşçi partili Kemalettin Şentürk misal... Sen misin kızıllık yapan, al sana kırmızı, al sana kırmızı.!. Garibim Kemo.. üç-dört maçta bir düzenli olarak şutlanırdı saha dışına .. Hatta hakemin biri  itiraf bile etmişti yıllar sonra, ayan beyan.. gıcık oluyodum inan.. kanıma dokunuyodu, bazen kart göstermek için tahrik bile ediyodum filan..)

Hay maaşallaaahhh..

Ama dedik ya.. ne kaldı geriye sahi?

Hani ne biliim, götünüz arşa filan mı değdi yoksa?

Boş küme..

Oysa tüm bu "alerjik" hadiselerin ardından, çalınan emek, gaspedilen ter ve onca çabaya rağmen... ve belki de  kaleşnikof'u andıran takımıyla 1986 dünya kupasını kazanacakken böylesi suikastlere  uğramış o adam ( Valery Lobanovski) ağzını bile açmamıştı çoğu zaman.

Ta ki, onun da sabrı 1990'larda tükenene ve geleneksel sovyet terbiyesinin dışına çıkıp Maradona'nın bak ben de voleybol oynayabiliyorum dercesine elle çevirdiği pozisyonda bile kör numarası yapan FİFA'yı, haysiyetsizlik ve şerefsizlikle suçlayana kadar.

Neyse..Zaten bunu dedi diye hiçbişeycik olmadı. Kimse de üstüne alınmadı.

Bizim belleğimizde ise, sevgimiz neşe ve hüzünle başbaşa kaldı.

Günah çıkaranlarsa başkalarıydı.

Tıpkı yıllar sonra oturduğu UEFA koltuğunda ( oradan da yolsuzluk sebebiyle atıldı ya) çok muhterem Michael Platini hazretleri ve yine bir başka Fransız olan hakem Voutrox sallalahü-aleyyüm-vesselem'in de ifade ettiği gibi; Batılı hakemlerin uluslararası müsabakalarda Sovyetler Birliğine karşı yaptığı haksızlıklar ve yıllar boyunca takındıkları bu "adaletsiz, kasıtlı ve sapkın" tavır, çooook ama çok büyük bir ayıptı vesselam.

Hele ki spor insanıyken filan!!..

Topunu düdüğünü miktiklerim :)

6 Eylül 2016 Salı

Kadınlar tarafından kullanılma sorunsalı



Ne zaman ki "kadınlar tarafından kullanılmak" deyimini duysam, "vay anam" der gülerim kendi kendime, zihnimde beliren onlarca karikatürize durum hatrına.

Hani biraz da neşelenmek babında :)

Yok yok, öyle duygularıyla oynanmış  ( ha bi de oynandıktan sonra sıkılıp atılmış :) veyahut içinde taşıdığı o büyük sevgiye rağmen, gücü, konumu, parası vesaresi için kurban seçilmiş olanları saymıyorum bu hususta.

Onların hali, biraz dramatik bişiy tabi..

Elbette kimse kimsenin duygularıyla oynamamalı, ama aynı zamanda bu kadar da tedbirsiz olunmamalı , kadın "basın" gibidir her daim uyanık kalınmalı vesaireee (öhm :)



Neyse :)

Benim ilgimi çekenler, daha çok "en gönüllüler" ve "gönüllü olduğunun farkında bile olmayanlar" şeklinde özetlenebilecek iki grup aslında.


Önce ikincisi..

Gönüllü olduğunun farkında olmayanlar derken.. yani evet, bunlar realitede bir şekilde yer kaplarlar kaplamasına da.. somutlanmış soyutlamalar olarak hem fiziki ( kanlı canlı)  hem de kavramsal farkındasız varlıklardır bir bakıma.

Lakiiiin, bi farkeden vardır bu farkındasızlığı.

Kim mi?

Mesela eşi, ya da sevgilisi.

Adam bilmez ama karısı bilir. Ki zaten, adam farkında değildir :)

Biraz daha netleştirecek olursak;

Erkek, kendisine her pisi-pisi denildiğinde kafasını refleksen sesin geldiği tarafa uzatan ve sanki bu  yetmezmiş gibi bi de o sesi fizana kadar tedbirsizce takip etme potansiyeli taşıyan bir kedi formasyonuyla mündemiçtir vesselam.

Hani bilmiyor ki garibim, salla pati bir masumiyetle dolanırken orda burada..

Ve bu "masumiyete" fazla gelecek onca soruyla karşılaşınca..

Bilmez işte..

Her pisi pisi bir midir , hepsi gel mama veriim şeklinde iyilik meleği midir, bazısı belediye itlaf ekibinden ve zehirli midir,  ya da dışarda iştah açıcı bişeyler görülse bile yemek mutlaka evde mi yenir ...vesaire...

He he :)


İşte, birşeye talip olsa bile, talip olduğu şeye "gönüllü" olup olmadığını bilmeyen adamın, kadının gözündeki yeri budur naçizane.


E tabi ki gelir o anda kadın bir "bilen" olaraktan ve hızır gibi yetişir imdada.

Cümle de bellidir ha;

-Kocamı bırakmayacağım saneaa!!

Hmmm..

Bu cins sokak kedicikleriyle sevgili olunmamalı kanaatimce, hahahaha :)




Gelelim diğer gruba;

Gönüllüler ve en gönüllüler tayfası vesselam.

Gönüllüler çeşit çeşittir, ama "en gönüllüler" açlıkla terbiye edilmişlerdir mutlaka.

Ve yine bu açlık ile mündemiç bulunmak kaydıyla, üstüne yazılıp çizilmişliği de vardır bolca.

:)


Bak işte bunlar, harbi sokak kedisi olmayı hakederler ve devlet yardım etsin bile denebilir icabında.

Kahramanlarımız;

Gülsüm abi ve arkadaşları :)

İnşaat işçisiydiler, nam-ı diğer: amele.

Birgün Gülsüm abi bi iş aldı.

Villa boyamaca.

Ve ekipten birini yolladı , söz konusu mekana.

Genç, zayıf, uzun boylu bi çocuk.. çaldı kapıyı ama, o da ne?

Villacı zengin tayfa seks partisinde..

E baktılar tabi, kara yağız değişik bi tip.. gel dediler buna, gel içeri.

Gitti o da.

Sonrası malum, yer misin yemez misin, allahına kurban vesaire.

Villanın boyası bi kaç gün daha devam etti böyle.

Ve bizimkisi her daim büyük bir özveriyle..

Öhm, neyse :)

Ama bişey oldu sonra..

Gülsüm abi birgün, boya bitti mi diye habersizce gelince eve..

Gördü manzarayı ve acıdı elemana!

Valla..

Haykırdı o anda;

-Bular zengin olum, kullanıyorlar seni, sıkılınca kirli bir mendil gibi çöpe atacaklar, yapmaeeaaa!!

Bizimkisi afalladı tabi, bilemedi ne yapsam ne etsem..

Bir yanda usta, öte yanda sayısız manita..

Ve terminatör'ün ne yapacağına karar veremeyen o hali gibi..

Gitti geldi, gitti geldi..

Ve nihayetinde gür bir sesle inleterek ortalığı;

-Kullanın ulan beni!.. dedi...

Yaaa... Buyur burdan yak durumları :)





Onniçin değerli arkadaşlarım;

Kadınlar tarafından kullanılmaya karşı bir olalım, dir olalım, zinhar aldanmayalım!

Tek yürek , tek çadır diyorum naçizane , muhahahaha:)

violeta parra

1917'de fakir ama sanatçı bir ailenin çocuğu olarak doğan, küçük yaşta geçirdiği ve şiddetli seyreden su çiçeği nedeniyle yüzünde oluşan kalıcı izler daha sonra kendiyle özdeşleşen, erken çocukluğundan itibaren annesinden, müzik öğretmeni olan babasından ve şair akrabalarından öğrendiği halk türküleriyle birlikte 11-12 yaşlarında ilk bestelerini yapmaya başlayan, genç yaşta şili komünist partisine katılan ve 1967'de sonlandırdığı hayatı boyunca victor jara, inti illimani, qualipayun, sergio ortega, luis advis gibi güney amerika ve şili müziğinin pek çok önemli ve büyük isminin kendisine gerek folklorik anlamda kaynak kişi gerekse besteleriyle başvurduğu sanatçı.


Aslında violeta parra'nın kendi kayıtlarına bakarsanız, ilk bakışta sanki eline ukelele'yi alıp dımbır dımbır yapmaktan öte bir numarası olmayan (ya da eeeh işte ayarında filan) bir tip gibi görünebilir.


Bu haliyle, bir elazığ ya da kerkük türküsünün otantik halini yöresel bir sanatçının bağlamasıyla bozuk düzen çalıyor(muş) görüntüsünün latin amerika versiyonu gibidir.



Yani işte..

Merakları ve beklentileri, cetvelle dümdüz çizilmemiş olanlar içindir.


Ses'in altında akan su'yu farkedenler, kendi bardağını uzatıp hele bi de ben içeyim der.

Gracias a la vida !

5 Eylül 2016 Pazartesi

ulusal çıkar

Ne olduğu , kimler tarafından nasıl belirlendiği , etki alanı, biçimi ve sınırlarının nerde başlayıp nerde bittiği çoğu zaman pek de belli olmayan, ayrıca neyin ulusal çıkarın gereği olup neyin olmadığı gibi pek çok belirsiz ve tehlikeli boşluklar içeren küme, milliyetçiliğin olmazsa olmazı.

Adı üstünde "çıkar" meselesidir, lakin başına aldığı "ulusal" eki nedeniyle, bu denli "önemli"  bir şeyin kendini "fayda"ya gebe bıraktığı ilişkiler ağı oldukça karmaşıklaşır.

Ve bir rivayete göre, bizati bu karmaşıklıklar silsilesi vesilesiyle, sokaktaki adamın anlayacağı bişey olmaktan inanılmaz uzaktır, böyüklerimiz tarafından filan ayarlanır.



Aslında tuhaftır..

Çünkü çıkar diye bir şey, ( olsun mu olmasın mı tipi tartışmalardan öte) , evet, vardır.

Ve görünüşe bakılırsa, çook daha uzun süreler boyunca da var olacaktır.

O halde, güncel ve pratiğe ait sorun, bunun (çıkarın) neyin üzerine oturması/oturtulması gerektiği olmalıdır.

Mesela doğrunun mu?

Ya da gerçeğin mi?

Ya da o en çok "sevilen" haliyle, ulusun iyiliğinin mi?


O zaman hangi doğru, hangi gerçek, veya ulusun iyiliğini kim ve ne temsil eder.. ? Tonla soru peydahlanır.


İşte bu bağlamda ulusal çıkarın tanımı ve gerektirdikleri özelindeki sorun, devletin ya da her türlü hakim otoritenin yaşama müdahele etme aracı olan "siyaset" ile "etik" arasındaki ilişkiye ait bir sorun olmalıdır.

Lakin bu ( bakın ama bu sefer ve gerçekten) hiç de basit değildir.

Çünkü tek bir çıkar ve ona eşlik eden faydanın "etik" çerçevesinde değerlendirilmesi bir yana, etiğe uygun olmayan bir durumun bir ülkenin ya da ulusun çıkarına olup olamayacağı gibi daha temel bir sorunsal da masa üstündeki yerini alır.


Bu hem çok zor hem de zihin bulandırıcı bir süreç olarak yansır.

Çünkü belirlenirken tabi olmadığınız ama pek çok yerde yüzleşmek durumunda kalabileceğiniz ulusal çıkar kavramı, kollektif bir hafıza üzerinden alt beyine kadar uzanabilecek etkileriyle geçici körlük, bakıp görememe, empati kuramama vs gibi daha pek çok algı problemi de yaratabilir.

Almanya'nın savaş sonrası kucağında bulduğu yahudi meselesi, ya da ilk büyük savaş patladığı sırada ingiltere'deki kadın hareketlerinin bir çoğunun savaş koşullarında eylemlilik süreçlerini askıya almalarıyla birlikte, diğer bir kısmının ise bunu hiç umursaması vs. gibi "durum" ve "tavırlar" konu bağlamında en çarpıcı örnekler arasındadır.

Bizdeki karikatürize muadili olabilmesi açısından ise, şundan daha 7-8 sene önce her türlü manyaklık ve gırtlaklığın vücut bulduğu isviçre maçındaki olayların baş planlayıcısı ve uygulayıcısı olan çok muhteşem Fatih Terim hazretlerinin de buyurduğu üzere; "beyler bu bir milli meseledir, şimdilik üzerine gitmekte kimseye fayda yoktur" şeklinde süper özlü bir söz olarak rafine ve sap gibi
ortadadır.




-nassı yaneeaa?
-uyan olm, karşı taraf isviçre!
-hee, tamam o zaman.

!?

Kim ki ben bir birey olarak siyaset ile etik arasında yolumu kaybetmem ve tavrımı ona göre alırım diyebiliyorsa, ne mutlu ona.

Not: 10 yıl oldu, şu İsviçre maçında kim ne halt yedi, lafı bile açılmadı. ( ulusal çıkar anadınmı )

3 Eylül 2016 Cumartesi

chp

Kuruluş aşamasını bir kenara bırakırsak, 1950'lerden itibaren, dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş, son derece şahsına münhasır, ve " hükümeti devlete şikayet etmek" gibi möthiş panço-politik  bir siyaset tarzını ısrar ve sadaketle sürdürmüş siyasi partidir kendileri.

İşte bu "hükümeti devlete şikayet etmek" hüsnü şenliği, tam anlamıyla "biricik" ve "beznersiz" bir entropi hadisesidir anadınmı.

O kadar ki; 

Dünya tarihine baktığınızda, İtalyan işçi partisinden tutun da Alman Hristiyan demokratlarına, Saddam'ın Baas' ından İsveç aptallar partisine, III. Reich'ın NSDAP 'sindan Sovyetler Birliği yüksek prezidiyum'una  ve hatta Madagaskar Tambatra teşekkülünden  Kim Jong'un Kuzey Kore'sine kadar artık aklınıza gelen başka hangi siyasi teşekkül var ise, zinhar hiçbirinde şahit olunmamış bir siyaset anlayışına tekabül eder ki, bu da en kahraman chp'nin benzersizliğin mührüdür imanıma.

Haaa, lakin bu durum son 7-8 yıl öncesinden başlamak kaydıyla ebe ve dam ilişkisine yamulmuş vaziyette olmakla birlikte, bunda da şaşılacak bir husus yoktur aslında.

Hani nası denir.. Şikayet edecek bir "devlet" de kalmayınca... 

Hehehe :)

2 Eylül 2016 Cuma

Rinat Dasaev


İlk kez 14 haziran 1982 akşamı , ispanya'da düzenlenen dünya kupasında s.s.c.b- brezilya müsabakasında tanıştığım ve o gün kendisine aşık olduğum, çocukluk kahramanım..

Aslında sadece 1980'lerin değil, bilakis 20. yüzyılın en büyük kalecileri arasında yerini çoktan almıştır Dasaev.

En iyisi midir bilmem, ama en "sevdiğim"dir ve "en sevdiğimizdir" çoğu zaman..

Zaten Dasaev'i sevenler, onu üzerinde C.C.C.P yazılı formasıyla bir başka severler..

Soğuk savaş ve reel sosyalizmin kuşatılmışlığıyla karakterize bir iklime inat (ve bi de varsa ailende "sol" bir damar) , en azından daha güzel bir dünyanın taraftarı olmaya dair ütopik bir kıpırtıyla ivmelenmiş, zamana düşen gölgesiyle bir ince hayal..

Ama izahati zor bir taraftarlıktı(r)  bu aynı zamanda..


Hele ki çocuksan, ve bu topraklarda..

Çünkü yine senin gibi çocuk, "amma ve lakin" takılmış plak misali ben İngilizleri tutuyorum babaa, ben italyayı tutuyorum amcaaa!.. diye etrafta gezinen onlarca "diğer çocuk" arasında..

Ne diye tutulursa bu adamlar, İngilizler, İtalyanlar??

O da ayrı bir muamma..


İşte tüm bunlar, belleğimde sevgi ile hüzün arasında yerini  aldı çoktan..

Yüzü, sportmence bir ciddiyet ve insanca "yalnız", bedeniyse uzun ve inceydi bi o kadar.

Karşıdan bakıldığında oldukça zayıf, yandan bakıldığında ise çok daha dolgun görünen bacakları vardı.

Bu anatomiyle sevimli-uyumlu aksiyonları, en uzak açılara yol aldığı ve hatta tek ayağı üzerine düştüğü anlarda bile, vücudunu toparlayışına yansıyan estetik denge manevralarıyla.. nev-i cismine münhasırdı.


Yaptığı işin gerektirdikleri açısından zaten tartışmazsızdı.

Çok az kaleciye nasip olabilecek yetkinlikte, hem ceza alanı hem de çizgi hakimiyetini aynı 18'de eritmeyi başarmıştı.

Nihayetinde, oldukça yüksek bir yeküne tekabül eden ve hali hazırda bütün zamanların en iyi kaleci kurtarışları arasında yerini çoktan almış bulunan imkansız* kurtarışları  -ve dahi kurtaramadıklarıyla-  fırtınanın önüne kurulmuş bir limanı andıran kalesinde dalgakıran misali yer tutardı..


Hüzün kısmı ise bambaşkaydı..

Çünkü Dasaev ve arkadaşları, arasıra çok yaklaşmış olsalar da hedefe,  hemen her zaman "yenilenler" tarafında bulunurlardı..

Soğuk savaşın en orospu yıllarıydı.


Amerikalı yan hakem gereken ibneliği yapar, bir kaç metrelik ofsaytı "yok" sayardı.

Henüz "bariz gol şansı" uygulaması kimseciklerin kafasından geçmemiş ve kaleme bile alınmamışken, direkt kırmızı kartla oyundan atılan ilk ve tek oyuncu Sovyet formalıydı..

Ki aynı hakem, aynı maçta Maradona'nın 40.000 kişinin şahitliği önünde eliyle kabak gibi çıkardığı topu da elle oynamadan saymamıştı.

Böyle sayısız örnek vardı, ceza alanı dışından aleyhlerine penaltı kararı bile çalınmıştı.

Tuhaf zamanlardı..

Hepsi bilinir ama hiçbiri konuşulmazdı.

Ama tarih ordaydı ve olduğu gibi yaşandı..

Yıllar sonra UEFA başkanlığına seçilen Michael Platini dahi,  geçmişin bu hummalı anımsayışları ve vicdan azabıyla kıvrandığını açıklamak zorunda kalmış, baba oğul kutsal ruh önünde günah çıkarmıştı.

Sadece bu kadar mı?

Elbette hayır..

Tüm bu ahval-ı  ve şerait içinde, kontrast bir detaydı öte yanda..

Çünkü en imkansız kurtarışlara attığı imzalar kadar, "en güzel golleri" yiyen kaleciydi o aynı zamanda.. Socrates, Zico, Van Basten.. Belki de kariyerlerinin güzellik ve zorluk derecesi en yüksek  gollerini o'nun koruduğu kalenin ağlarıyla buluşturmuşlardı.. Hey gidi Dasev, yenilginin bile estetiğini sunardı sanki, her ne kadar kederlendirse de bizleri dekran başında.














Lafın kısası;

Dasaev, kendisini seyretmemiş olan futbol severler için önemli bir kayıptır.

Onunla birlikte bir "düş" de kaybolmuştur.

Hele ki.. Yıllar sonra, kendisi ile şahsen tanışma fırsatını yakalamışken, tam da ayarlanmış ve rezervasyonları yapılmış buluşma gününe denk gelen bir atama..




Genel müdür oldunuz, geçiniz hastanenizin başına..

Hayat bazen ne manyak.



yapay zeka

sadece son bir söz kalacak geride, onu da etmek istersen eğer;

ben, vardım!

ki bu, yapay zeka filminde, android playboy'un da son sözüydü aynı zamanda.



metalden geldi, metale gitti.

karbon rahmet eylesin.

dünden bugüne, lady georgie

100 civarında bölümü olan, çocukken kardeşimle birlikte müdavimi olduğumuz ve/ ama bugün bir yetişkin olarak geriye dönüp baktığımda, çocuklar için mi yoksa yetişkinler için mi "tasarlandığını"hala anlayamadığım çekici ama tuhaf bir çizgi dizi.

Babalarını kaybetmiş bir aile, anne , iki erkek kardeş ( arthur & able ) ve bebekken bulunan ve aileye eklenen kız çocuğu (lady georgie) ekseninde yıllara yayılan bir öykü..

Yıllar derken, gerçek anlamıyla "yıllar" dan bahsediyoruz.

Ta ki çocuklar büyüyüp erişkin olana ve yetişkin dünyasının aşktan ihanete, işten güce, maldan mülke , kavgadan düelloya ve hatta ölüme , erotizme ve sekse kadar uzanan yelpazesi içinde kocaman bir öykü.



Hangi yaş grubuna hitaben tasarlandığını bendeniz naçizane halen çözememiş olmakla birlikte, bizim jenerasyonun çocukları açısından tarifi zor psişik ve birbiriyle çelişen duygusal etiketleri belleğimize kazımış olduğu gerçeğini kabul ediyorum.



Özlü Söz'ün dibine vurma durumları

Genellikle teenage'lik ile yetişkin garipsilik arasında sıkışmış borderline bir durumdur.

İkiye ayrılır.

Birinci grupta, adı sanı belli bilimum şair, yazar, filozof vesaireden cümleler revaçtadır ve bunlardan yararlanılır.

İhtiyaca binaen bir kullanımdır.

Değişik sebepler ve ihtiyaçlar söz konusu olabilir.

Kah fakir, kah zaruri bir durumdur.

Lakin bu fakr-u zaruret dürümü bazen öyle ponçik  ve manyak bir hal alır ki; hemen o ancık sıvımsı bir yapı planı baabında bizzat  uydurulur.

Örneğin içinde cep telefonu geçen Nazım Hikmet şiirleri bile mevcuttur.



İkinci grupta ise, dağ çiçek kokulu, anonim şeyimsili sözler bulunur.

Börtü böcekten başlayıp penguen, zebra , kirpi ve tapire kadar uzanan bir skalada etinden sütüne insanlık modellemeleri sunulur.

Bunu yapanlar, genel olarak uğradıkları bir travma veya haksızlık karşısında "la bi-sittirn uleyn" demektense, kendilerini bu sevimcik doğa manzarası içerisinde buzağı- inek sevgiselliği ya da bal arısı- at sineği farklılığına dair simge ve yankılarla ifade etmek suretiyle, yaşadıkları gerilimi azaltma (veya minik intikamcıklar) peşinde olabilir.

Psikanalize açıktır.

Kır çiçeği önemli bir argümandır.

Kır çiçeği peşinde " çileci akıllılar" her daim vardır.



Laf da hazırdır.

-Güsel kokulu çiçeklerin peşinden koşarkene, ayağımızın altında bisürü kır çiçeği şoolur bilyon mueeaa?

Heaaa..

Ama cıngar da burda kopar zaten.

Çünkü tarihsiz bir talih kadar, dön gömlek salınır.

Kır çiçeği kimdir?.. Orkide aramak suç mudur?.. Öbürsü güsel kokulu diye orospu mudur? .. Koşan niye koşar?.. Ne zamandır yoldadır?..

Hepsini geçtim bi "öyküsü" var mıdır?..

Sana ne, bilmem, zaman, mekan, tarih, zart zurt..

Yoktur anasını satiim, hiçbiri yok.

Ama ne vardır ?

Kır çiçeği..

Tabi..

Bi kır çiçeği kalır geride, okul piyeslerinde büyük bi keyifle vurulup ölen çocuklar gibi..

Hey kır çiçeğii, kır çiçeğiieeaa!..

-benim!
-hayır benim!
-hayır sen koşansın bi kerem, güsel kokulu olan o!
-la bi durun kır çeçeği deyos şurda bi susunaleyn!


Böyle uzaaaar, gider.

İnsan denen varlık da çok bencil canııım, ne demezsin.

Moskof Gavuru

En milliyetçilerimiz ve en bi sofu amcacıklarımızın en çok nefret ettiği millettir.

Öyle ki, kahpe yunan bile bu moskofların yanında çok daha makbül ve değerlidir.

Söz konusu fenomen, zat-ı alim tarafından 1987 yılında harbi harbi test edilmiştir.

O yıl, avrupa basketbol şampiyonası final maçı sovyetler birliği ile yunanistan arasında oynanıyordu ve bendeniz de trt'nin yayınladığı bu karşılaşmayı, babamla birlikte bir çay bahçesinde, muhafazkarlığı ile nam salmış bir anadolu şehrinde izledim.

Ortamda, ilginç bir şekilde bir hayli fazla sayıda tespihli, takkeli, sakallı, entarili hacı hoca tayfasının olması -hele ki mevzu bir "basketbol müsabakası" olunca- daha en başından garip gelmişti ama, sonradan ayıktım, meğer basbayağı fanatik taraftarmış amcalarım.

Normal sürede maç bi o tarafa bi bu tarafa gitti geldi.

Tüm bu süreç boyunca şahit olduğum halet-i ruhiye ise inanılmazdı.

Hele ki Sovyetlerin son 4 saniyede hücuma kalkıp son salise içinde bulduğu nizami basket ile bir kaç hacı amcam kalp krizi geçirip gidiyordu ki öte tarafaaa... hakem süre bitti dedi ve bu basketi iptal etmek suretiyle, tekrar hayata döndürdü kendilerini naçizane.

Uzatmalarda ise, müthiş bir dinamizm ile tespih takke ve bilimum entarinin havada uçuştuğuna bizzat şahit oldum (yeminle)

Hele o kısacık boyuyla Nıcos Galis, birbiri ardınca sayılar bulup arada bir de 3 lükleri patlattıkça.. o sakallı tespihli takkeli amcaların oturdukları sandalyelerde tahterevalli misali ne büyük bir keyifle sallandıkları ve nasıl bir iştahla çaylarını höpürdettikleri gözümün önündedir.





Anlayacağınız, icabında hacı hocaya kahpe yunan'ı bile sevdiren acayip gavur bi millettir.



kaptan kusto ve tecavüz

Kaptan Kusto, orijinal adı ile Jacques yves Cousteau.

Özgeçmişi fransız deniz kuvvetlerinde başlamış, savaş sonrası dönemde ise sivil sualtı araştırmaları ve özellikle dalış/ derin dalış alet ve ekipmanlarının tasarımına kadar uzanan verimli/ yaratıcı bir hayat yaşamış zat.

Bizde de daha çok bu minvalde, su altı belgeselleriyle tanınır. Öyle ki; yaşlı nineleremiz ve dedelerimizin bile sevgilisi olmuştur bir dönem (trt sağolsun)



Amma velakin;

Tecavüzle karışık acayip islami bi science fiction suikaste  uğramış olmak gibi bir durumu da vardır.

Valla..

Sözüm ona, bizim kusto kuran'daki tatlı su- tuzlu su ayetini ( furkan 53) duyduktan sonra titreyip kendine gelerek iman etmiş , ve ama bununla da yetinmeyip ilaveten bütün personelini de müslümanlığa zortturmuştur.

Hikaye malumdur;

Güneş doğarken gemi mürettabatı bir sesle uyanmış ve güvertede 'allahu ekber, allahu ekberrrr!' nidalarıyla ezan okuyan bir kusto bulmuşlardır.

Dahası, aynı kusto sadece ezan okumakla da kalmamış, ezanı bitirir bitirmez 'hepiniz saf tutun ve söylediklerimi tekrarlayın uleyn!!' diyerekten bütün mürettebatı hizaya sokmuştur.

Sonrasında da kelimeyi şahadet getirerek işlemi tamamlamıştır.

İşte o sabah, kusto ve gemisi kalipso'nun bütün mürettebatı komple müslüman olmuşlardır.

Yani işte.. yersen.

Kusto, sabahın köründe güvertede... bas bas ezan okuyor... safa girin diyor...

Hani ne bileyim, içsel bir tartma, dingin bir karar alma, ve bunu uygun bir zaman ve yerde sükunetle dile getirme gibi birşey yok, ama doğrudan güverteye koşma ve ezan okuyarak çoşma var..

Sonra, mürettabat koşturup geliyor, bütün gemi komple müslüman oluyor..

Bir anda oluyor.

Kusto bağırıyor, mürettabatın tamamı kusto ne derse tekrarlıyor.

Bir kişi de sormuyor ki yahu biz ne diyoruz, bu ne iştir aga??

Müslümanın yazdığı science-fiction-adventure-drama böyle olur anca, hani şöyle zaaaart diye bir gaz çıkışı yapsam, o bile daha makbule geçerdi herhal.

Kusto'nun toprağı bol olsun, diğerlerine allah akıl fikir versin.

gÖzeL AhLak

Virane evin pireli yorganı.

Fettullah'ı, cübbelisi, ismaili, süleymanı, menzili, tenzili, tıngırı, mıngırı, tazmanya canavarı..

Acayip ve kaynağı bilinemez bir biçimde, sanki herbişeyi çoktan kavramış ve evrenin sırrına vakıf olmuş bir yetki ile ortada dolanan bazı en kahramanların ( bakınız yukarsı) , "diğerlerine" çektiği uyarı..

Diğerleri kim mi?

Kendisinden olmayan herkes elbet.

Uyarı ne mi?

Kapalı kapılar ardında, hatta en yukarda ve herkesten yalıtık, kıymeti kendinden menkul bir tapuyla konumlandıkları o ayrıcalıklı mekanda, insanı hem tanımayıp hem "üstün" ya da "alçak" ilan edebildikleri safsata.

Sözüm ona, güzel ahlak ve buyurucuları.

Nedir güzel ahlak?

El cevap; üniversite öğrencileri kızlı erkekli evlerde kalıyor amann!

Al sana "güzel ahlak"tan ahlaksızlığa, aktarmalı son dakika bileti.

İşte bütün dinler, tam da bu yüzden tüm kötülüklerin anası olmaya devam edecekler.

Onlara söyleyebileceğimiz yegane şey; kendi yarattığınız cehennemlere bizi dahil etmeyin !

Adem ve havva'nın yediği şey "elma" değildir, "bilme ağacı" dır o meyvenin aslı.

Onlar kendi iradelerini seçmiş, "bilgi" ve "özgürlük" ile olan maceralarına başlamışlardır aslında, kendilerini cennetten kovdurmak ve yılanlar tarafından sokulmak pahasına.

İşte güzel ahlak safsatası, tam da bu noktada kokusu tahammül edilebilir düzeyde bi osuruk olmaktan bile fazlasını haketmez.

İnsanın "psikolojik" boyutuna ve bu boyutun kendi tarihselliğine / yaşanmışlığına / tortusuna/ artısına / eksisine zerrece kıymet ve önem vermeyen, ve dahi kutsal kitapları kaleme alanların hiç bilmediği ve anlamadığı, boş bir akis.

Zanneder ki; birine bir kitap verirsin ve herşey "vardır" orada.

Sonra?

Ahan da okudun artık,şimdi biliyorsun yani, nedir doğru, nedir yanlış.. iyi insan, kamil çük, zart zurt..

Hadi lan..!

Oysa insanoğlu havva anamızın kaderini ve geleceğini paylaşır.

Tanrı yolunda tanrıya başkaldırış , sadece insandan beklenen en insanca davranıştır.

Şimdilerde tüm bu "en bilicilerin" cennet haykırışları, bu paradoksun en karanlık yönüdür.

İktidar hırsı ile donanımlı ve erekte.
Bizim hiç olmadığımız yerde.

Teleoloji

Pek bilinmeyen, ve ilk okunduğunda sıklıkla "bu kesin teolojidir, yanlış yazmışlar" hissiyatı uyandıran , aslında ise teoloji'den farklı bir kategorinin ismi.

Teleoloji, bütün doğa olaylarının amaçlı olduklarını ileri süren bir teoridir.

Buna göre amaçlar sadece insanlara değil, tabiat olaylarına da klavuzluk ederler ve olayların (daha doğrusu fenomenlerin) bir çeşit özel ruhları vardır.

Sadece şöyle bir fark bulunur ki, insanlar bilinçli amaçları izledikleri halde, doğada ve evrende bilinçdışı amaçlar vardır.

Teleolojiye göre hayat ve düşüncenin kökleri cansız atomlarda değil monad'lardadır.

Monadlar ise canlı ve kendinden kavrama gücüne sahiptirler.

Aristotales'e göre herşey, kendi akibetini ve kendinden aktif ve amaçlı bir ilkeyi (veya ruhu) içinde taşır ve doğadaki her tekil amaç bir büyük yüce amaca bağlıdır.

Şimdi bu böyle olmasına böyledir de.. lakin soyut ve spekülatif bu tür görüşleri canlılık, doğa ve evrendeki "amaçlılığın" açıklanmasında kullanmak ve bunu daha da ileri götürerek spekülasyon üzerinden rasyonalite inşa etmek (örn. darwin öncesi dönemde biyolojide hakim olan görüş bütünüyle teleolojik'ti ve böyle bir amaca hizmet ediyordu) şüphesiz ki kabul edilebilir şeyler değildir.



Yine de demokraaasi gereği, herkes istediği şeye inanabilir naçizane, sadakallaaaa-hül-a-zziiym bilmukabele.

ibn Rüşd

Kıymetli arap filozof ve bilgin.
Kurtuba halifeliği zamanında ispanya'da yaşamıştır.
Hiç de öyle aman dinimiz ne möhteşem şeydir efenim ayaklarında filan takılmamıştır. Bu bakımdan, günümüzde bir kısım islamcılar tarafından hala sahipleniliyor oluşu tam bir muammadır.
İbn-i rüşt, aristotales felsefesindeki materyalist unsurları, islam dinine bağlı kalmaya çalışarak* geliştirmeye çabalamıştır. ( bağlı kalmaya çalışarak dememizin özel bir sebebi vardır, çünkü gerçekte neye bağlı kalmaya çalıştığı, bir kısım detaylarını aşağıda da izleyebileceğiniz üzere ayrı bir tartışma alanıdır)
Mesela, madde ve hareketin yaratılmazlığını ve ebediliğini ispata çalışmıştır.
Dahası, ruhun ölümsüzlüğü ve ölümden sonra hayat fikrine şerh takmıştır.
(buyur burdan yak durumları anadınmı)


Çifte hakikat doktrinini kurarak, Gazali'nin mistisizmine savaş açmıştır.

Aristotales'in eserleri üzerine tuttuğu notların, avrupalılar'ın antik felsefe ile yeniden ilgilenmelerine başlamasını sağlamak gibi önemli bir işlevi olmuştur.
Bu bakımdan etki alanının sınırları ispanya ve kurtuba halifeliğini aşmış, kilise dogmatizmine karşı çıkan ilerici bir akım olarak 13. yüzyılda fransa'da ve 14.-15-16. yüzyıllarda italya'da padua okullarında büyük etki yapmıştır.
Zaten tüm bunlardan dolayıdır ki; sadece islamlık için değil, mahiyeti itibariyle hristiyanlığı da tehdit eder boyutlara ulaştığından, papalık tarafından da sansürlenmiş ve yasaklanmıştır.
Çifte hakikat doktrini; din ve felsefe ayrıdır, dinde felsefenin felsefede ise dinin anlayamayacağı hakikatlar vardır söylemi ile özetlenebilir.
Lakin bunun bir tarihsel arka planı vardır ve bu arka plan bilinmeden okunursa yanlış manalar çıkarılmasına gebe kalabilir.
İbni rüşt'ün çifte hakikat doktrini, tarihsel açıdan bilimin dini ve dogmayı zorlamaya başladığı bir dönemde, bilim ve felsefe yapmanın önünü açmak amacına yönelik olarak tasarlanmıştır.
Karikatürüze etmek gerekirse; La bi durun da  adamakıllı felsefe yapalım a.q,  ne zaman ağzımızı açsak önüne fıkıhtır tıkıftır dürtüp dürmeyin uleynnn!!.. minavilinde bir tavırdır.
Oysa günümüzde , özellikle neo-islami bazı hacı-hoca sohbetlerinde ve acayip bir biçimde , bu kez de dini inancı bilimsel materyalist dünya görüşü karşısında savunmaya çalışmanın bir aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
En basit haliyle şöyle denmez mi mesela; "efendim şimdi bilim ayrı din ayrı, ikisini birbirine karıştırmayalım.."
Hey allam ya, ibn-i rüşt bunu duysa oturup ağlardı herhal.

Гимн Советского Союза/ Gimn Sovetskogo Soyuza

Yanılmıyorsam 1943 veya 44'de, savaş devam ederken , Alexander Alexandrov tarafından bestelenen ve Stalin tarafından sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği devlet ( veya uluslar) marşı olarak kabul edilen marş.

Hatırlatmak gerekir ki, daha öncesinde sovyetler "enternasyonal"i söylemekteydiler.

Enternasyonal yerine böyle yeni bir marşın getirilmesi gerek o dönemin enternasyolanistleri gerekse bugünkü temsilcileri tarafından türlü türlü politik tartışmalara konu edilmişse de, parça armonik olarak güç ve estetiğin en parıltılı bileşimlerinden biridir ve hakkı teslim edilir.

Lakin, o günden bugüne bestesi pek değişmese de, sözleri zaman içinde kah doğal seleksiyona uğramış, kah mutasyona maruz bırakılmıştır.

60'lı ve 70'li yılarda, bilhassa Stalin'e yapılan atıflar uzaklaştırılmıştır.

Sovyetler birliği'nin dağılmasını takiben, rusya federasyonu aynı marşı kendi ulusal marşı olarak kabul etmiş, ve ama bu kez de komunizm atıfları tırtıklanmıştır.

Sözleri böyle böyle piç edilmiş olsa da, beste olarak hala hem kopartma hem de silkmede epik bir anıttır. ( Öyle ki, s.s.c.b nın dağılmasının ardından rusya federasyonu sporcularının biz yeni bir ulusal marş istemiyoruz çünkü başka hiçbir marş ile bunun kadar gaza gelemiyoruz dedikleri bile rivayet edilir)



Sergei Bubka

Bizim jenerasyonun atletizm meraklıları için, sırıkla atlamanın unutulmaz ismiydi.

Öte yandan, uzunca bir süre soyadının "bukka" olduğu zannıyla tanınmıştır bu topraklarda.

Yok yok, yani aslında tabi ki bubka, ama aynı zamanda bukka.. çocukluk çağı algımız nedense hep böyle fısıldamıştı kulaklarımıza, bukka, bukka !

:)



Ben bu efsane ismi ilk olarak sscb forması ile izlemeye başladığımda henüz ortaokul-lise çağlarındaydım.. Kenan Onuk'lu olimpiyat günleri ve bilimum atletik faaliyet.. Sanki sırf bu iş için dizayn edilmiş sesi ve nezaketiyle, siyah beyaz yılların estetik abidesiydi Onuk, onun da bol olsun toprağı.

Bubka'ya gelince;

Sırıkla atlama dünya rekorlarını -hani benzetmek gerekirse- canı her çektiğinde kırmakla nam salmıştı kendileri.

Öyle ki, sadece rekorlarıyla değil, bir sonraki rekoru ne zaman kıracağına dair sorularla da geliyordu gündeme çoğu zaman.

Ne yani, şimdi bu adam altı metreyi de mi aşacaktı?

Yok daha neler anam!.. falan.. filan.. derken.. ama o bunu da yaptı.

Hatta sadece altı metreyi aşmakla kalmadı (ve yanılmıyorsam dünya üzerinde altı metreyi aşan ilk insandı) hemen akabinde 6.04.. ardından 6.10.. derken 6.14 ve en son bildiğim kadarıyla 6.15 ile dünya rekorunu, öncü deprem ve artçıları gibi salladı durdu.

Sporu bırakmasıyla birlikte, 1993 teki bu son rekoru uzunca bir süre kırılmadı.

Aslında 6.15'in daha da geliştirebileceği yönünde pek de umut yoktu, onu bile bırakmadı.

Öyle ki; "bi kaç yüzyıl boyunca mümkünse kimse elinde sırıkla dünya rekoru kırmaya filan çalışmasın " şeklinde fikir beyan eden atletizm otorleri bile vardı.

Lakin bundan 2 yıl kadar önce, yani tam 21 yıl sonra, fransız sırıkla atlamacı renaud lavilleni 6.16'yı geçmeyi başararak bubka'nın rekorunu kırdı ve bir başka tarih yazdı.

Bana sorsanız, ömrümün sonuna kadar böyle birşeye şahit olabileceğime inanmazdım.

Ama oldu, adam Bubka'dan daha yükseğe atladı.

Bugün hala, üzülsem mi sevinsem mi.. cevabını verebilmiş değilim kendi adıma.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Çocuk, Soğuk, Zabit..

Yatılı okuyan, tek kelime etmeden tanır, yatılı okuyanı..
Soğuk ve ısınma gayreti..
Ah, çocuklar !..
İçim ne yandı, şu yanık fotoğrafın öyküsünde..
Ah, Ece Ayhan;
İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında..
Belki bir başka versiyon..
Ama her birinin kalbinde, kendinden daha büyük bir çocuğun yattığı çocuklar..












Sahi.. Maveraünnehir nereye dökülür??
!